Dominant, Guclu Ama Yalniz Kadinlar (Jason Bourne)

Her birimizin hayatlarının başkenti, güçlerine pazarlıksız teslimiyet için hayatlarımızı emnyet kemerlerinden sıyırarak ellerne bıraktığımız dominant kadınlar.

Özde hükmetmeyi, yönetmeyi, kontrolü seven, ama her biri Tanrı’ nın ruhlarına üflediği farklı doğalar farklı karakterlerle hayatlarını sürdüren dominant kadınlar var.

Ve her nedense güçlerine, bağımsız duruşlarına hayranlık duyduğumuz bu kadınların ciddi bir çoğunluğunun ne kadar onulmaz bir yalnızlık acısıyla, ne denli tuhaf gel-gitler yaşadıklarını göremez çoğumuz.

Onlar her ne kadar “Tanrıça” nitelemesiyle anılsalar da yalnızlığın, onları da yaratan Tanrı’ ya mahsus olduğu gerçeği, tenlerimizi tutuşturan aidiyet tutkusunun önüne geçemez.

Hizmet edebilmek ve hazlarına adanmak üzere biraraya geldiğiniz o kadınların, siz ayrılıp geri döndüğünüzde nasıl bir koza içine girdiğini düşündünüz mü hiç. Beni çok yaralar işte bu, hem de çok…

Yalnızlıklarını paylaşmak ya da deşifre etmeyi, tıpkı kölelerle sex yapmak kadar tartışılmaz bir dogma sayan kadınların yalnızlıkları hiçbirimizin ıssızlığına benzemeyecek kadar çığlık çığlığa ve ürperticidir.

Sadece bir kaç saat önce hayatınızı avuçları içinde küçücük bir saka kuşunu kavrarcasına tutan o hanımefendinin sessizliğe büründükten sonraki ruh rengini bilir misiniz?

Endorfin, ter, kan ve toksinlerle bezeli o mekandan geride kalanl aksesuar ve aparatlar toparlanıp gardroplardaki istirahatgahlarına çekildikten sonra buz gibi acıbadem sütleriyle makyajlarını temizleyen dominantların, cenin misali dizlerini karınlarına çekerek nevresimlerine şevkat beklercesine nasıl sarıldıklarını göremezsiniz. Görmenizi de istemezler. Bu hallerini zayıflık ya da güçsüzlük gibi sığ sıfatlarla başlıklandırmanızı istemez, tahammül edemezler çünkü.

Oysa bence en güçlü anlarındandır bu dominant kadınların. Herhangi bir erkeğin gölgesine ya da bir dost kucağına değil, yine ve sadece kendilerine sığınacak kadar güçlüdürler. Halbuki yalnızlıkları ve yüreklerindeki öksüzlüklerini de tamlayabilmesi gerekmez mi esaretlerindeki kölelerin?

Nedense güçleri ve karakteristik farklılıklarına karşın onların da kadın olduklarını unutur çoğu. Ki bence bu bencilliğin zirvesidir. Sadece inandıkları ve daima görmek istedikleri o dimdik ikonayı isterler. Latexlerin ardındaki tenin de duygularla ürpererek acıyabileceğini pek düşünmezler.

Akşam çökerken, karlı dağların arasından ilerleyen adam ıssız bir yamaca dayanmış bir ev görür.

Eve yaklaştığında kapı açılır ve elinde tüfeğiyle, düşman bakışlı genç bir kadın belirir.

– Hemen git buradan, der, yoksa ateş ederim.

Adam yorgundur, açtır, uykusuzdur, yaralıdır.

Sadece o geceyi geçirecek bir yer aradığını, kötü bir niyeti olmadığını anlatmaya çalışır ama kadın hep aynı cümleyi tekrarlamaktadır.

– Hemen git buradan, yoksa ateş ederim.

Kadının kararlı olduğunu gören adam çaresizce arkasını dönüp yürümeye başlar. Kadın, ya adamın yıkılmak üzere olduğunu anlatan bitkin yürüyüşüne acıdığından ya da adamın gerçekten sığınmaktan başka bir niyeti olmadığını sezdiğinden arkasından seslenerek çağırır.

– Gel.

Adamı eve alır. İçerde bir de bebek vardır.

Yemek ısıtıp adama verir. Sonra ona, alet edevatın durduğu soğuk bir odada yer gösterir.

Adam o kadar yorgundur ki, bir yatağın olmamasına aldırmaz, yere bir battaniye serip yatar.

Biraz sonra kapısı açılır ve geceliğiyle kadın gözükür.

– İstersen, der, içerde yatabilirsin.

Adam eşyalarını toplayıp içeri girer, kadının yatak odasında ne yapacağını bilemeden ayakta durur.

Kadın, adama bakar,

– Yanıma yatıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın?

Adam kadının yanına yatar, kadına sarılır. O halde birlikte uyurlar.

Amerikan İç Savaşı’nda yaşanan dramları anlatan filmdeki birçok acı içinde galiba beni en çok etkileyen, kocası savaşa gittikten sonra o dağ başında yapayalnız yaşayan kadının o cümlesi oldu.

– Yanıma yatıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın?

Hem ruhları hem tenleri, duyguların ve dokunuşların binbir çeşidine açık ve duyarlı olan kadınlar hayatın içinde tek başlarına kaldıklarında, hissettikleri yalnızlık bir erkeğinkinden çok daha yoğun ve derin olur. İçlerinde gezdirdikleri o ıssız bahçelerden yükselen yabanyemişi kokularının keskinliğini, seslerinin hafifçe solduğunu, neşeli gülüşlerin altında bir hüznün ve asla itiraf edilmek istenmeyen bir ürkekliğin fısıltısının titreştiğini hissedersiniz.

Çalınmayan bir piyano gibi dururlar hayatın içinde, tuşlarının tozlanacağından, bir daha hiçbir zaman o eski parlak tınılarının duyulmayacağından endişe ederler. Geceleyin, gün boyu hangi kimlikle dolaşıyorlarsa o kimlikten soyunup yalnız bir kadın olduklarında, yataklarına yorgunca otururlar.

Siz, o evi terkederken kürek kemiğinizdeki kamçı acısıyla sızlarken, onlar ıssız yataklarında “aslında en güçlü oldukları” hallerini gizlemekten yorgun, ve sizdeki sızıdan daha büyük bir acıyla kalakalırlar. Ve belki de bu ıssızlığı sonlandıracak şu cümleyi telaffuza cesaret ettiklerinde değişecektir hayatları;

– Yanıma yatıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın?

No comments yet

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: